Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle

İnsanoğlunun tarihi GDO yolculuğu

İnsanoğlunun tarihi GDO yolculuğu

Yoksa, siz bu GDO macerasının sadece 25-30 yıllık kısa bir sürede, üstelik tesadüfen ortaya çıktığını ve bir süre sonra da sönüp gideceğini mi sanırsınız? Bindiği dalı kesmeye can atan insanoğluna, artık bilim ve teknoloji de mi ihanet ediyor?

18 Mart 2010 16:04
font boyutu küçülsün büyüsün


İnsanoğlu, “evrendeki canlıların en akıllısı, yaratılmışların en mükemmeli, dünyanın efendisi, düşünen ve değerlendirmeler yapan tek varlık!” diyerek, kendi kendine böbürlenmesini iyi bilir. Macera ruhuyla her alanda ileri atılan, merak edip araştıran; kendisini geliştirirken, bilim adına da sürekli ilerleme kaydedici çabalar içerisinde koşuşturan insanoğlu için, daha söylenecek pek çok övücü yakıştırmalar da bulunabilir.

Oysa, düşünme ve konuşma yeteneğiyle hava atmasını iyi bilen insanoğlu, bunların dışındaki pek çok konuda, irili ufaklı hiçbir hayvanla yetenek yarışına girememekte veya başka canlılara yaptığı katkılar bakımından da, en basit otlarla bile yarışamayacak kadar zavallı durumdadır aslında. Aksine giderek daha fazla zararı dokunmaktadır, toprağa, ağaca, börtü böceğe ve kendisine bile… Ayrıca, üst başlıkta belirtildiği gibi; “bindiği dalı kesmeye can atma” ifadesi de insandan başka hangi canlı varlığa bu kadar uygun düşer ki?

Son birkaç ay içerisinde, kamuoyunu en fazla meşgul eden konulardan birisi olan GDO’lu ürünlerle ilgili olarak, yazılı ve görsel medyada o kadar çok şey söylendi ve hatta doğrularla yanlışlar öylesine karıştırıldı ki, uyarma adına yapılan çabalar bile bazı konularda ters tepti. Bilgilendirelim derken, abartılı yaklaşımlarla iyice kafaların karışmasına ve hatta korku salınmasına yol açıldı. 

Üzerinde konuşmadık kimsenin kalmadığı bir konuda yeniden insanlara bir şeyler anlatmak riskli bir iş ama karışan kafaları toparlamaya yardımcı olmak üzere de, daha sakince bilgiler vermek gerekli oluyor bazen. Bu yüzden de, gerçek tarihçesi 20-25 yıllık kısa bir zaman sürecini kapsayan bu aceleci bıçkın metodun hikayesini aktarırken, “onun kökünü çok eskilerde, insanoğlunun maceracı ruhunda şekillenen, yenilikleri arama ve keşfetme tutkusunda aramak gerek” diye düşünerek, biraz olsun tarihi gelişmeleri hatırlatmak istedim.
 
Zaten, her şeyi planlı bir şekilde sürdürmek isteyen ve sürekli ilerlemeyi başaran insanoğlunun, son dönemlerde karşılaştığı felaketleri dikkatle inceleyince; bir şeylerin planlandığı gibi gitmediği görülüyor ve bumerang etkisiyle, kendi geliştirdiği yeniliklerin, sonunda dönüp dolaşıp yine insanoğlunun kendisini vurmasından da anlaşılıyor ki, artık işler inadına ters gidiyor.

Pek çoğumuzun film karelerinden hatırladığı gibi, Avustralya yerlileri olan Aborjinlerin kullandığı ve V şekilli bir tahta veya plastikten yapılan “Bumerang” adlı basit silahın, belli bir açıyla havaya fırlatılması yoluyla kuş avcılığı yapılır ama kuş vurulamazsa, o basit alet dönüp dolaşıp tekrar fırlatanın eline dönerdi. Dalgınlık anında da, dönen silahla kendisi yaralanmış olurdu. İşte! İnsanoğlunun son marifetlerine bakınca, kendi silahı olan bumerangıyla yine kendisini vuran bir yerlinin beceriksizliği geliyor akla.

Binlerce yıl önce, ateşi bularak, bir yandan pişmiş etle midesine keyif katmayı sağlayan ilk insanlar, diğer yandan da ay ışığından medet uman uzun geceleri aydınlatmanın yolunu bulmuşlardı. “Aydınlanma” yolculuğu da böylece başlamış olmalı ki; insan ruhunun en belirgin özelliklerinden birisi olan “yerinde duramama” hali, sürekli yeni bir şeyler bulup çıkarma konusunda hırsını ateşlemiş ve merdiven basamaklarını andıran sonsuz sayıdaki zincirleme başarının peşinde koşturmuştur insanoğlunu. Bilgiler çoğaldıkça, onları yaymak ve geleceğe miras bırakmanın yolu aranmış ve günümüzden 6 bin yıl kadar önceleri bir Sümerlinin keşfi olan çivi yazısının ortaya çıkmasıyla da, tarihe kayıt düşürülmeye başlanmıştır. Bu sayede, gelişmelerden haberdar olan kaşif ruhlu başka insanların da ruhunu ateşlemek mümkün olabilmiştir.

Örneğin; çiftçiler, toprağın sırtına adeta masaj yapan sabanı bularak işleri kolaylaştırırken; tekerleği keşfedip, öküz ya da atın ardına bağlayan ilk mühendis kafalı atalar da, ulaşımda daha hızlı yük taşımanın yolunu açmış oldular. Ardından bakır, tunç ve demir derken, maden çağının nimetlerinden faydalanarak, çeşitli alet ve araçlarla, yüzyıllarca sürecek bir medeniyet yolculuğuna da çıkılmış olundu.

Ancak, dikkatle incelendiğinde; son 2-3 asır öncesine dek, insanoğlunun geliştirdiği hiçbir yeniliğin, bir süre sonra ona dönüp zararlar verdiği görülmemiştir. Hızlanan tekerleğin kaymasıyla, uçuruma yuvarlanan bir aracı ya da madenden yapılma ok ve kılıç gibi silahlarla birbirine zarar vermeyi örnek gösterme haksızlığına kapılmazsak tabii ki... 

Binlerce yıla yayılan ufak tefek gelişmelerin gölgesinde seyreden insanlık, bilim çağıyla birlikte, 1600’lü yıllardan itibaren hızlanmaya başlayan bir arayış içerisine girmiş ve özellikle kimya alanında ortaya konan inanılmaz gelişmelerle, doğal hayatın taşlarını da yavaş yavaş yerinden oynatmaya başlamıştır.

…ve insanoğlu; daha kolay, daha hızlı ya da daha ucuzun peşine takılıp gitmenin haklı gururuyla koştuğu Yeni Çağ (1453-1789) boyunca, zafer sarhoşluğuyla böbürlenerek yol almanın bedelini artık, bumerang etkisiyle kendisine dönen, günümüz darbelerini yiyerek ödemektedir.

Aslında her şey, gidilemeyen uzaklıkları görmek ve görülemeyen ufak cisimleri yakından incelemek isteğiyle yanıp tutuşan insanoğlunun, kendi merakını giderme arzusuyla keşiflere yönelmesiyle başlamıştır. 1500’lü yılların sonlarına doğru, uzak cisimleri yakınlaştırmak için teleskop geliştirilirken, insanoğlu yakınında duran ama gözle görülemeyecek kadar küçük olan zerrecikleri de merak edince, orta çağın gözlükçülerine yine iş düşmüş ve bu defa da mikro dünyayı görülür hale getiren mercek sistemleri üzerinde düşünceler üretilmeye ve denemeler yapılmaya başlanmıştır.

1590’lardan itibaren Hollandalı gözlükçü Zacharias Janssen ve ardından da İtalyan gök bilimci Galilei’nin çabalarıyla ilk basit mikroskop ortaya konmuş(1); ancak asıl gelişmeler, 1670’lerde daha gelişmiş mikroskopları üretmesi ve ilk kez bakterileri tanımlaması nedeniyle, mikrobiyolojinin babası olarak kabul edilen Hollandalı Antonie van Leeuwenhoek sayesinde olmuş ve böylece biyoloji ve genetik çalışmalarının önü açılmıştır(2). 1671’de Millington ve Gerew, bitkilerde çiçek tozlarının erkek, yumurtalığın ise dişi organ olduğunu bildirmiş; 1694’te ise Alman botanikçi Rudolph Camerarius, aynı konuyu deneylerle ispatlamış ve yeni tipler elde etmek için melezleme fikrini ortaya atmıştır(3).

1719’da Fairchild, bitkilerde ilk kez suni melezlemeyi uygulamış; 1735-1753 yılları arasında İsveçli Carolus von Linnaeus, bitkilerin sınıflandırılmasını yapmış ve bilimsel olarak isimlendirilmelerini kurallara bağlamıştır. 1801-1809 yıllarında Fransız botanikçi ve zoolog Jean Baptiste Lamarck, bazı karakterlerin ırsi olarak sonraki döllere geçebildiğini düşünmüş ve ilk evrim teorisini yayınlamış; 1826-1828’de Sargert ve Weigmann, bitkilerde birçok melezleme uygulaması yapmış ve “dominant” terimini ilk kez kullanmışlardır. 1831’de İskoç Botanikçi Robert Brown hücre çekirdeğini bulmuş, 1835 yılında ise Alman Hugo von Mohl hücre bölünmesini açıklamıştır(2). 
Botanik ve biyoloji bilimlerinde ileri gitmiş batılı ülkelerin sayısız bilim adamının sonraki yıllarda sürdürdüğü çalışmalarla, pek çok yeni buluş, o gün için inanılmaz gelen gelişmeleri bilim dünyasının vitrinine çıkarmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi de, bir Avusturyalı rahip ve bilim adamı olan Gregor Johann Mendel’in, 1866 yılında bezelyeler üzerinde çalışarak ortaya koyduğu ve günümüzde bile genetik biliminin temel prensipleri olarak kabul edilen kalıtım kurallarıdır. Bu sayede,  insanoğlunun bilimsel arayışları daha bir netleşmiş ve sonrasında da karşı konulamaz bir hızla yeni bir yörüngeye girilmiştir.       

1909 yılında, “Gen” terimini ilk kez Danimarkalı Wilhelm Ludwig Johannsen kullanmış, Amerikalı Thomas Hunt Morgan ve arkadaşları da 1910 yılında genlerin kromozomlar üzerinde bulunduklarına dair delillere ulaştıkları çeşitli deneyler yapmışlardır(3). Freeman, 1919’da melez azmanlığını (heterosis), Roads ise 1933 yılında mısırda stoplazmik kısırlığı bularak, ıslah çalışmalarında yeni ufuklar açmışlardır(2).

Bu yolculukta konulan son nokta ise, Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick adlı biyolog araştırmacıların, 1953 yılında DNA sarmalını keşfetmesiyle olmuş(4) ve artık hücrelerin çekirdeğindeki kromozomların ve onların bünyesindeki DNA sarmalının içeriği ortaya konarak, genlerin etkileri ölçülmeye başlanmıştır. 2000’li yıllarda gen haritalarının da çıkarılmasıyla, değişik canlıların taşıdığı bütün biyolojik gerçekler artık sır olmaktan çıkmaya başlamıştır. 

Genetik biliminin sınırları geliştikçe, insan beynini kemiren merak duygusu, daha uçuk ufuklara doğru yelken açmaya başlamış, bu arada bir başka uygun alan olan kimya biliminde de inanılmaz gelişmeler yaşanmıştır. Örneğin; çok eski çağlardan beri varlığı bilinen altın, gümüş, bakır, demir ve kalay gibi, en fazla 7-8 kimyasal element insanoğlunun günlük kullanımında yer almaktayken; 17. yüzyıldan sonra modern kimya tekniklerinin uygulamaya girmesiyle, bu sayı sürekli artmıştır. Rus kimyacı Dimitri Mendeleyev’in 1869’da düzenlediği ve bir kısmını “ileride ortaya çıkarılır” diye tahmin ederek, elementleri atom numaralarına göre dizdiği o ünlü “periyodik tablo” mirasına sahip çıkan bilim adamlarının gayretleriyle, bugün sayıları 118’i bulan elementler dizisi ortaya konmuş oldu. 

Bulunan her yeni elementle birlikte daha da hızlı koşmaya başlayan kimyacıların insanlığa müjde olarak sunduğu ürünler, hayatımızı kolaylaştırmaya yaramışsa da, son dönemde yavaş yavaş ortaya çıkıyor ki, doğayı taklit ederek gündeme getirilen bu suni maddelerin çoğu, bir süre sonra insan bünyesine olumsuz etkiler yapmaya başlamaktadır. Sentetik kimyasalların her türlü araç gereç yapımında ve özellikle gıda sanayinde bolca kullanılmasının bedelini, yeni kuşaklar alerji ve daha kötüsü kanser ve astım illetiyle ödemektedir artık.

Bir yandan büyük çalkantılara ve savaşlara sahne olan ama diğer yandan da bilimsel keşiflerin ışıltısıyla diğer yüzyıllardan ayrılan 20. yüzyıla verilen pek çok isim arasından en fazla yakışanı da belki, onun “plastikler çağı” olmasıdır.  Zaten “plastik” terimi, sadece fiziki anlamdaki ürünleriyle değil, insan duygu ve düşüncelerine de yansımış olmasıyla, GDO’ya giden riskli yolun da en önemli teşvik edici kelimesi olmuştur aslında.

Belçika asıllı ABD’li kimyacı Leo Baekeland, 1909 yılında kamuoyuna tanıttığı ve kendi adından ilhamla isimlendirilen Bakalit’i keşfettiğinde, tabii ki sonrasında olacak umulmadık gelişmeleri hayal bile edemiyordu belki. O günün şartları içerisinde, insan hayatını kolaylaştıran ve ağırlıkları azaltan bir madde geliştirdiğini düşünüyordu çünkü. Ardından, tarih boyunca dokumacılığın en önemli hammaddelerinden birisi olan ipeği taklit ederek, onun daha ucuzunu geliştirmek için son 3 asırdır çalışmalar yapan bilim adamlarının çabalarının 1929 yılında karşılık bulması ve ABD'li kimyacı Wallace Hume Carothers ve ekibindeki bir grup organik kimyacı tarafından bulunan “Naylon”un da devreye girmesiyle(4), plastikler çağının bumerang etkisi de başlamış oldu. “Asbest” adlı kanserojen doğal lifler de, ısı ve ses yalıtımı yanında, gemi ve uçak yapımı başta olmak üzere, yaklaşık 3 bin farklı alanda kullanılmak üzere, yine 20 asırda kullanıma giren ama üzerinden 40-50 yıl geçmeden zararları anlaşılıp, piyasadan kovulmaya başlanan bir armağanıdır insanoğlunun kendi kendisine. 

Yine aynı çağ boyunca geliştirilen ve yüksek verim için adeta vazgeçilmez bir unsur olarak tarım dünyasının kullanımına sunulan böcek ilaçları da, bir süre sonra kalıntı etkisiyle insan ve hayvan sağlığına doğrudan etki yapan bir faktör haline gelmiştir. Günümüzde yıllık 2.5 milyon tonluk bir büyüklüğe erişen kimyasal böcek ilaçları kullanımı sırasında, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yılda 3 milyon kişinin zehirlendiği ve bu sebeple 220 bin kişinin de öldüğü belirlenmiş durumdadır(5). Aşırı dozda kullanımları nedeniyle, giderek faydadan çok zarar vermeye başlayan kimyasal gübrelerin, bitki düzenleyicisi adıyla bilinen hormonların, gıda maddelerine katılan binlerce katkı maddesinin, bilimsel gelişmelerle müjdelenen şirin yüzleri, ne yazık ki günümüzde birçok insana alerji, astım, kalp damar hastalıkları ve en kötüsü de kanser illeti olarak dönmüş durumdadır.  Bütün bu sonuçlar, insanlık için, tam bir “kendim ettim, kendim buldum” durumu değil de nedir acaba?

İşte, bütün bu gelişmelerin etkisiyle, dünyasını giderek doğadan kopuk hale getirmeye başlayan insanoğlu, hayatını kolaylaştırmış olmanın keyfi içerisinde yaşayıp giderken, altı yavaş yavaş ısıtılan kurbağanın, suda haşlanmaktan kurtulamayışı ve üstelik bunu fark edemeyişine benzer şekilde de, başına ne çoraplar ördüğünü anlayamadan zaman içerisinde kayıp gitmektedir.

İlginçtir, botanik biliminin tanımladığı 250 bin civarı bitki türünden, insanoğlu sadece 3 bin kadarını kullanmayı yeğlemiş, bunlar içerisinden de sadece 150 bitki türünün yaygın üretimini az veya çok miktarda yaparak(2), beslenme listesinde yer vermiştir ama son yüzyılda, şehirleşmenin etkisiyle doğadan uzaklaşmalar başlayınca, zaten az sayıda olan bu bitkilerle olan tanışıklık da giderek yara almaya başlamıştır. 

Yararlanılan bitki sayısı giderek azalmaya başlamasına rağmen, genetik bilimciler için, eldeki bitkilerle oynayıp, onları şamar oğlanına çevirmek de sanki bir eğlence olmuştur. Zaten her birisi mucizevi pek çok değerli besin elementiyle yüklü bulunan bitkileri, sanki daha değerli kılmak için, henüz onda bulunmayan yeni özellikleri eklemek veya var olan oranını arttırmak öylesine bir tutku haline gelmiştir ki, her canlı bünyesinde bulunan besin maddelerinin toplam 100 üzerinden değerlendirilerek bir denge içinde bulunduğu dikkate alındığında, herhangi bir maddenin oranındaki önemli artışın, bünyedeki başka maddeleri doğal olarak azaltacağı sanki görülmek istenmiyor ve bitkiler şişirilmiş koyunlar gibi, istenen özellik bakımından besin deposu haline getiriliyordu. Oysa, biz klasik ıslahçıların hedefi, diyelim ki melezleme sonrasında ortaya çıkacak artışı doğanın kendi gücüne ve biraz da tesadüfe bırakmak şeklindeydi. Ne kadar zorlarsak zorlayalım, doğal denge içerisinde bunu da aşmak her zaman kolay olmuyordu. Yapısı bu kadar değiştirilen bitkilerin, artık o eski bitki olmayacağı da hiç akla getirilmek istenmiyordu üstelik.

Bilim dünyası, geleneksel ıslah metotlarıyla bu az sayıdaki bitkinin genetik yapısı üzerinde yapılan kısmi değişikliklerle de yetinmemiş olmalı ki, son dönemlerde biyoteknoloji teknikleriyle çok daha fazlasını yapmaya ve adeta var olan türlerin genetiğini allak bullak etmeye çalışıyorlardı. Bu amaçla da, bilim insanının özgürlüğüne sığınarak, doğanın sınırlarını zorlamaya koşuyor ve ruhlarına sinen “yaratıcılık” tutkusu uğruna dünyanın canına okuyacak bir gidişatı başlatıyorlardı. Arada olan, zavallı bitki türlerine oluyor, çoğu yok olup giderken, herhangi bir türe ait farklı çeşitler de zaman içerisinde azalmaya başlıyordu. Teknolojinin ezici üstünlüğü, doğal hayatın evladı olan farklı tür ve çeşitlerin üzerinden silindir gibi geçiyor; tarih boyunca rüzgarda salınan o zarif boyunları, “sözde demokrat” bilim dünyasının metal pençesinde kırılıp gidiyordu.   

İnsan nüfusunun sürekli artması bu tür bilimsel hedefleri daha da arttırmaktadır. 50 yıl sonra 9-10 milyar insana ulaşacak olan dünya nüfusunun doyurulamayacak olma endişesi, çözümü güç büyük problemleri bugünden düşündürtmeye başlamıştır bile. Bunca insan nasıl doyurulabilir diye düşünen bilim adamlarının, ürünlerde verim ve kalite artışı yoluyla üretimde bolluk yaratma çabaları da, bu tür teknolojik yeniliklere haklı bir kılıf olarak gösterilmekte ve çılgın metotların gündeme getirilmesine kolaylık sağlamaktadır. 

GDO’lu ürünler, kelime anlamı olarak “genetiği değiştirilmiş gıdalar” demek. Yani, bir bitki çeşidinin herhangi bir hastalık veya zararlıya karşı dayanıksızlığı söz konusuysa, gen transferi teknolojisini kullanan çevrelerce, istenilen gene sahip bir başka bitki veya hayvan türünden o geni alıp, üzerinde çalışılan bitkiye aktarılarak daha dayanıklı yeni çeşitler elde edilebilmektedir. Zararlılarla mücadele dışında, ürünün tadını ve görünümünü değiştirmek, taşıma ve depolamaya uygunluğunu arttırmak ya da besin değerini yükseltmek gibi amaçlarla gen transferi işlemi uygulanmakta olup(6),  ileride aşıların meyvelere yüklenmesi gibi şaşırtıcı bir tıbbi kullanım için bile yoğun çalışmaların sürdürüldüğü bildirilmektedir.

1996 yılında sadece 6 ülkede ve 1.7 milyon hektarlık bir alanda ekimi yapılan GDO’lu ürünler üretimi, 2000 yılında 44 milyon hektar ve 2008 yılında ise 25 ülkede 125 milyon hektar ekim alanına ulaşmıştır. Bunun yarısına yakınını ise tek başına ABD sağlamaktadır.  En fazla üretimi yapılan GDO’lu ürünlerin, kendi toplam ekim alanları içindeki payları ise; mısırda % 24, soyada  %70, pamukta % 46 ve kolzada da % 20 seviyesine ulaşmış durumdadır(7).

Buraya kadar anlatılanlar, insanoğlunun GDO’ya giden yolda nasıl hevesle koştuğunun hikayesiydi. GDO’nun asıl yolculuğu ise, düşünce olarak 1970’lerde başlamıştır. ABD’de Stanford Üniversitesi araştırmacıları, DNA’nın bulunuşundan kısa süre sonra, iki farklı canlıya ait DNA’nın birleştirilebileceğini belirleyince(6), zaten asırlardır uçuk fikirlerle geleceğine yön vermeye koşan macera tutkunu insan için, hayal ötesi gelişmeleri denemek ve gerçekleştirmenin yolu da böylece açılmış oldu. Bazı araştırmacılar, konunun etik olmayan yönüne dikkati çekseler de, bilimin gücünü silindir gibi kullanarak ağızları susturmaya alışanlar için, bu tür ahlak dersi savunucularını ezip geçmek zor olmasa gerekti. 1960’lı yıllara damgasını vuran Yeşil Devrim uygulamalarının,  yoğun kimyasal ilaç ve gübre takviyesiyle dünyayı açlıktan kurtarma iddiası, bir süre sonra etkisiz kalmaya başlayınca, denize düşenlerin sarıldığı yeni yılan, bu kez de biyoteknoloji denen akıl almaz bir gelişme oluvermişti.  

1981 yılında, Monsanto firması kendi biyoteknoloji birimini oluşturarak öncülüğü ele aldı ve 2 yıl içinde ilk gen aktarımlı bitkiyi ortaya çıkarmakta gecikmedi.  Laboratuar ortamında geliştirilen bu ilk örnek, “kanamisin” adlı bir antibiyotiğe karşı dayanıklılık özelliği kazandırılmış bir tütün bitkisiydi. 1986 yılına gelindiğinde ise, artık bu yeni metotla elde edilen ürünlerin tarla denemelerine geçilmesi safhasına varılmıştı. “Frostban”  adlı, yapısı değiştirilmiş bir bakteri içeren spreyin, bitkiyi dondan korumak üzere çilekte denenmesi, GDO yolculuğunun gerçek anlamdaki ilk durağı olmuştu(6). 1987 yılında, ABD Cornell Üniversitesinden John Sanford, yabancı bir genin yeni bir bitkinin hücresine aşılanmasını sağlamak üzere icat ettiği “Gen Tüfeği” ile işlemleri daha da kolaylaştıracak(8) ve 20 yıl kadar sonra bizde de bazı bilim adamları, bu aletin yerlisini “Gen Tabancası” adıyla ürettiklerini duyuracaklardı.

Bilim dünyasının geri kalanı da, bu yeni gelişmeden zamanla haberdar olmaya başlıyor ve bazı tepkilere rağmen, kulağa oldukça hoş gelen bilimsel mesajları nedeniyle, o tepkiler engel olucu boyutlara ulaşamıyordu. Bu konuda hatırladığım ilk örnek de; bir bilim dergisinin 4-5 satırlık kısa haberi içerisinde yer verilen, çivit bitkisinden pamuğa mavi renk geninin aktarılması bilgisiyle ilgiliydi. Kot pantolon üretiminde kullanılan jean kumaşlarda ayrıca bir boyama masrafına gerek kalmayacağı yönündeki bu gelişme, ekonomik katkı açısından oldukça olumlu bir etki bırakıyordu zihinlerde.

1993 yılında, gıda ve ilaç konusunda dünyanın en saygın kuruluşlarından birisi olarak kabul edilen Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), her zamanki temkinli tavrının aksine, bu kadar kısa sürede piyasaya çıkmış bir metoda karşı hemen sempatisini gösteriyor ve GDO’lu ürünlerin zararlı olmadığı müjdesiyle, gönülleri fethediyordu(!).  GDO karşıtı çevreler, bazı üst düzey FDA yetkililerinin, bu GDO şirketleriyle fazla içli dışlı olduğunu, oradan alınan bilgilerle karar verildiğini veya bazı yetkililerin de sonradan FDA’dan ayrılıp bu şirketlere geçtiklerini belgeleyerek, bu sempatiyi açıklamaya çalışıyorlardı ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti bir kere.

ABD Başkanı Baba George Bush’un, GDO yanlısı politikalarıyla desteklenen GDO teknolojisi, “doğal bir katkı maddesi” olarak işlem görüyor ve asırlardır kullanılagelen doğal ürünlerle “denk” olduğu bile kabul ediliyordu. Devlet politikalarıyla ortaya çıkan manevi baskı öylesine yoğunlaşmış ve bu yeni teknolojinin önüne geçerek, öylesine kıra döke yol açan bir buldozer haline gelmişti ki, bir sonraki başkan olan Bill Clinton döneminin Tarım Bakanı olan Dan Glickman bile, bakanlığının ilk günlerinde oldukça güçlü bir transgenik lobisiyle karşılaştığını ve sonunda pes ettiğini itiraf edebilmektedir(9). Onun açıklamalarına göre; “transgenik teknolojisinin iyi olmadığını söylemek neredeyse ahlaksızlık olarak kabul edilmekteydi ve tartışılan bazı konularda açık fikirli bir görüş sunmaya çalışıldığında, insan neredeyse kendisini bir yabancı, bir hain gibi hissediyordu”. 
1994 yılında, FDA araştırmacılarının, kullanılan antibiyotik sınırını, izin verilenin 100 katına çıkararak onay verdiği, büyükbaş hayvan büyüme hormonu olarak nitelendirilen “rBGH antibiyotiği” ile zenginleştirilmiş(!) bir süt markasının piyasaya çıkması sağlanmış ve ineklerde süt veriminin % 30 oranında arttığı reklamı yaygınlaştırılmıştı.  Çiftçiler bu kazanç artışı teklifine sıcak bakmaktan uzak duramasa da, bağımsız bilim adamlarının çalışmalarıyla, bu hormonun kanser yapıcı etkisi yanında, hayvanlarda meme ve toynak enfeksiyonlarına da sebep olduğu ortaya çıktı ki, bu da sorunları gidermek için daha fazla antibiyotik tedavisine mecbur kalınmasına sebep olmuştu. FDA, 2 yıllık test süresini de 90 güne çekerek, fare deneyleriyle yetinmişti ve kısa sürede halka satış onayı çıkmıştı ama önce Kanada Sağlık Kuruluşu’nun onay vermemesi ve ardından da Avrupa Birliği’nin 1999 yılında bu sütü yasaklama kararı alması, ABD’de de yoğun çalkantılara sebep olmuş; yayınlanan bazı olumsuz raporların ardından, nihayet 2004 yılında FDA’nın da geri adım atması sonrasında, çiftçilerin de protestolarıyla birlikte, üretici firma bu sütün üretiminden vazgeçmek zorunda kalmıştır(8). 

1996 yılında,  ilk transgenik uygulamalardan birisi olarak tanıtılıp, 7-8 yıllık uğraştan sonra piyasaya sunulan ve normal ürünlerden daha yüksek fiyatlarla satılan Flavr Savr domateslerinin, hiç de öyle söylendiği gibi bir üstünlük taşımadığı, normal domateslerden iki kat daha fazla taze kalma ve daha sert kabukluluk iddialarının pazarlama aşamasında boş çıktığı görülmüştür. Geleneksel domates çeşitleriyle rekabet edemeyip, halkın beğenisini de kazanamayınca, pes eden firması satılır ve bu tür domateslerin üretimleri de durdurulur(10).  
1990’larda, Brezilya kestanesinden alınan bir gen, proteinini zenginleştirmek üzere soyaya verilir. Böylece soya küspesinin besleyiciliği arttırılmış olacaktır. Ancak, Brezilya kestanesinde bulunduğu bilinen bir alerjik maddenin insan gıdasına karıştığında ne olacağı araştırılıp, insan vücudunun bu maddeye tepki gösterdiği görülünce proje iptal edilmiş. Aynı şey, 2000 yılında ABD’de, yemlik bir transgenik mısır çeşidinin sindirim sırasında yavaş parçalanması nedeniyle alerji belirtileri vermesi üzerine, üretici firma tarafından piyasadan tamamen toplatılmıştır(10). 

Güçlü bir lobiyle ve kısa sürede ortaya çıkan inanılmaz bilimsel gelişmelerle takviye edilen yeni ürünler tüketicilere oldukça ilginç geliyordu belki ama birçok bilim adamının bu gidişe dur diyecek çalışma sonuçları da ortaya konmaya başlamıştı o günlerde. Ancak, İngiltere’deki Rowett Araştırma Enstitüsünde sürdürdüğü laboratuar çalışmalarıyla, genetik değişikliğe uğramış patateslerle beslenen farelerin beyinlerinde küçülme olduğunu ve bağışıklık sisteminin zayıfladığını tespit eden Macar asıllı bilim adamı Arpad Pusztai’nin, kısa bir süre sonra işinden uzaklaştırılmasıyla yarıda kalan çalışmaları,  bu GDO lobisinin ne kadar güçlü olduğunu da ortaya koymaktaydı. Gerçi, onun ardından bu çalışmayı tekrarlayarak Pusztai’yi haklı bulan 20 bilim adamının, aynı yöndeki bilimsel iddiaları da fazla karşılık bulamayacak ve bazı GDO yanlılarınca, bu çalışmalar da önyargılı olarak yaftalanacaklardı(11). 

Sonraki yıllarda, piyasaya büyük umutlarla sürülen birçok GDO’lu ürün, iddia edilenin aksi tespitlerle tepki topluyor ve üretici firmalarca piyasadan çekiliyordu. Ancak, bazı ünlü hamburger firmalarının almayı reddettiği bir GDO’lu patates çeşidinin ve ardından üretimleri sırasında, Starlink adlı bir mısır çeşidinin tohumlarının da kullanıldığı çok sayıdaki gıda ürününün toplanması ve üretiminden vazgeçilmesi bile, GDO üretimine hız verilmesini engelleyememiştir,

BM Cartagena Sözleşmesi ve Montreal Protokolü ile getirilen yeni düzenlemelerle bu hızlı gidişin ortaya çıkardığı bazı olumsuzlukların giderilmesine çalışılmıştır. Ancak, pek çok Avrupa ülkesinin yasak kararına karşılık, İspanya gibi az sayıdaki ülkenin kısmi üretimler için onay vermesi dışında, GDO’lu ürünler daha çok Amerika kıtası ülkeleriyle, Çin ve Hindistan gibi bazı Asya ülkelerinde kabul gördükten sonra, son yıllarda da açlığa çare olacağı iddiasıyla Afrika ülkelerine doğru yayılmaya başlamıştır.

Katolik Dünyasının ruhani lideri olan Papa 16. Benedict’in, 14 Nisan 2006 tarihli sert uyarısında, genetik bilimcileri “Tanrı olmayı istemekle” suçlaması ve “Tanrının planladığı yaşam şartlarını değiştirme” teşebbüslerini eleştirerek, “Tanrının yerini almaya çalışmak tehlikeli, riskli ve delice bir cürettir” demesi(8), GDO yanlısı bilim insanlarının hızını kesebilecek midir bilinmez ama insan doğasında var olan inat ve hırsa bakılırsa, gelecek günlerin yeni GDO’lu müjdelere açık olacağı da sürpriz olmamaktadır. Zaten bazı yeni haberler; yakın bir zamanda, köklerinde oluşan güveleri geri püskürten G.Afrika patateslerinin, yüksek oranlı folik asit içeren Brezilya marulunun, kurağa dayanıklı Çin pirincinin ve benzeri daha pek çok sebze ya da meyvenin market raflarına çıkabileceğini duyuruyor.   

Bazı yazı veya haberlerde, henüz herhangi bir genetik müdahaleye uğramamış ürünlerle ilgili benzetmeler yapılması tüketicileri ve o ürünlerin satıcılarını kızdırabiliyor ama bilim adamlarının gelecekle ilgili endişeli bekleyişlerini yansıtması bakımından da etkili ve uyarıcı bir yönünün olduğu unutulmamalıdır.

İleride bir gün, akrep katkılı domates, engerek yılanı geni taşıyan muz veya ahtapot takviyeli mısırla, karadul örümceğinden alınmış güçlü genlerin azdırdığı soyaları midelere indirmeye razı olmak istemiyorsak, günümüzde hala emekleme devresinde bulunan bu yeni ama hızla bulaşıcı teknolojiyi biraz daha sakin olmaya ve gerçek bilimle buluşmaya davet etmemiz gerekir. İnsanoğlunun tarih boyunca yaptığı taşkınlıkların ve bindiği dalı kesme becerisiyle kendi nesline verdiği zararların varlığı, bu konudaki endişelerin en önemli ispatı olmaktadır.

Yoksa, siz bu GDO macerasının sadece 25-30 yıllık kısa bir sürede, üstelik tesadüfen ortaya çıktığını ve bir süre sonra da sönüp gideceğini mi sanırsınız?

KAYNAKLAR:

1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Mikroskop
2-Gökçora, H,. 1973. Tarla Bitkileri Islahı ve Tohumluk. Ank. Üni. Zir. Fak. Yayın No: 490, s: 9-16. Ankara.
3-Düzgüneş, O., Ekingen, H. R., 1974. Genetik. Ank. Üni. Zir. Fak. Yayın No: 555, s: 11-18. Ankara.
4-http://www.teknikportal.com/plastigin-yuz-yillik-tarihi-t6799.0.html
5- http://tr.wikipedia.org/wiki/Tarla
6-Zülal, A., 2003. Gen Aktarımlı Tarım Ürünleri. Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı:426, Ankara.
7-Atalık, A., 2009. Sofralarımızdaki Tehlikeye Dikkat: GDO’lar.
8-Engdahl, F.W., 2009. Ölüm Tohumları. Bilim+Gönül Yayınları, s: 160, İstanbul.
9- Leon,W., Dewaal, C.S., 2004. Yediğimiz Gıdalar Güvenli mi? Prestij Yayınları. İstanbul.
10- National Geographic-Türkiye. Gıdalar Nasıl Değişiyor. Mayıs,2002
11-Nazlıcan, A. N., 2003. Transgenik Ürünler Öcü mü? Cine Tarım Dergisi, Sayı: 49, Adana.
12- Nazlıcan, A. N., 2004. Geri Dönüşü Olmayan Yol Ayrımında, Transgenik Ürünlere Hayır. Cine Tarım Dergisi, Sayı: 64, Adana.

Ahmet Nedim NAZLICAN
Zir. Yük. Müh.
annazlican@yahoo.com

(Agroskop Tarım Dergisi, Sayı:12, Ocak-2010)








Bu haber 2,838 defa okundu.


yorumlayorum ekle


Yorumlar


  henüz yorum yok








İyilik Güzellik'te arama yapın